Pınar’ın Gezi Günlüğü logosu

Birinci Bölüm: Buryatya’nın İnanç Dünyası

Pınar Ay, Barguzin Vadisi’nin dağlık ve ormanlık manzarası önünde
Fotoğraf: Dina Mazurkevich

Merhaba, bu kez yolum Baykal Gölü’nün doğusuna, Buryatya’ya düştü. Buryatya, Baykal Gölü’nün doğusunda, Moğolistan’ın hemen kuzeyinde, Güney Sibirya olarak adlandırılan bölgede yer alan ve Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyet. Buryatlar, Moğol halklarıyla tarihsel ve kültürel olarak yakın akraba. Buryatya’nın nüfusu bir milyona yakın, ancak Buryatlar nüfusun yaklaşık üçte birini oluşturuyor. Nüfusun büyük bölümünü Ruslar; daha küçük bir bölümünü ise Tatarlar, Soyotlar ve Evenkiler oluşturuyor.

Benim yolculuğum Buryatya’nın başkenti Ulan-Ude’de başladı ve Barguzin Vadisi’nde bir şamanın evinde geçirdiğim bir haftayla devam etti.

Önce, “Orada ne işin var?” diye soranlar için, gezginlerin çok da sık tercih etmediği bu coğrafyaya neden gittiğimi anlatayım.

Buryatya’ya gitmemin asıl nedenlerinden biri, burada hâlâ canlı olan eski inançları ve özellikle şamanik gelenekleri merak etmemdi. Ancak daha yolculuğumun başında “Şamanizm” demenin çok da doğru olmadığını fark ettim. Tanıştığım bir Buryat, kendi inançlarından Şamanizm diye söz etmenin uygun olmadığını hatırlattı bana. Ona göre “Atalar Kültü” (ancestor worship) demek daha doğruydu. Dinler tarihi hocası Prof. Dr. Kürşat Demirci de anlatılarında benzer bir noktaya dikkat çekiyor ve bu inanç dünyasının temelinde animizm ile atalar kültünün bulunduğunu söylüyor.

Animizm, bir dinden çok dünyayı algılama biçimi ya da bir yaşam felsefesi. İnsanların, hayvanların ve bitkilerin yanı sıra dağların, vadilerin, nehirlerin, hatta doğadaki cansız varlıkların bile bir ruhu ya da tinsel özü olduğuna inanılıyor. İnsan da bütün bunlardan ayrı değil; doğayla ve doğanın ruhlarıyla uyum içinde yaşamak zorunda.

Bunu Buryatya’da yalnızca okuyup öğrenmiyorsunuz; günlük hayatın içinde sürekli görüyorsunuz.

Gezi boyunca doğa ruhlarına adanmış kutsal alanlarla karşılaştık. Bu kutsal alanlarda ağaçlara ve direklere renkli bezler bağlanmıştı. İnsanlar buralarda duruyor, dua ediyor, iyi dileklerde bulunuyor; buğday, pirinç, süt, bisküvi, şekerleme, votka ya da para bırakıyordu. Kuşlara, sincaplara ve diğer yabani hayvanlara yiyecek bırakmak da bu geleneğin bir parçasıydı.

Ağaçlara ve yapılara bağlanmış renkli bezlerin bulunduğu Buryatya’daki bir kutsal alan
Buryatya’da bir kutsal alan

Ancak doğayla kurulan bu bağ yalnızca kutsal alanlarla sınırlı değildi. Evinde kaldığım şaman Larissa ile arabayla yolculuk ederken, onun zaman zaman camdan dışarı, Toprak Ana’ya pirinç ve buğday taneleri saçtığını ve iyi dileklerde bulunduğunu gördüm. Bir süre sonra bunun özel bir ritüel anından çok, gündelik hayatın doğal bir parçası olduğunu fark ettim.

Geleneksel giysileri içinde davul çalan Larissa
Ev sahibim Larissa

Bu inanç dünyasının bir diğer önemli unsuru ise atalar kültü. Bu geleneği sürdürenler, bazen birçok kuşak önce yaşamış atalarını anıyor ve onların hâlâ kendilerini gözettiklerine inanıyorlar. Ölmüş ataların zaman zaman yaşayanların dünyasına gelebildiği ve dünyevi meselelere karışabildiği düşünülüyor. Üstelik atalar her zaman çok da tekin olmayabiliyor. Bu nedenle onların rızasını ve hayır duasını almak, kısacası atalarla iyi geçinmek önemli.

İşte şaman da tam burada devreye giriyor.

Şaman, hem doğa ruhlarıyla hem de ölmüş ataların ruhlarıyla iletişime geçen, insanlar ile ruhlar dünyası arasında aracılık yapan kişi. Bir insanın yaşadığı sorun, doğayla ya da atalarının ruhlarıyla arasındaki uyumun bozulmasıyla ilişkilendirilebiliyor. Şamandan beklenen ise sorunun nereden kaynaklandığını anlaması ve bu uyumun yeniden kurulmasına yardımcı olması.

Buryatçada kadın şamana udagan, erkek şamana ise böö deniliyor. Şamanların kendi aralarında farklı dereceleri ve yetkinlikleri de var. Hatta bir şaman, çözemediği bir sorunla karşılaştığında kendisinden daha deneyimli ya da daha yüksek dereceye ulaşmış başka bir şamana başvurabiliyor.

Benim tanıştığım şamanlardan ikisi Larissa ve Nadya’ydı. Her ikisinin de kendi hikâyesi, kendi şamanik yolu vardı.

Beni en çok şaşırtanlardan biri ise demirci şamanlar oldu. Tanıştığım Yuri bir demirci şamandı. Başlangıçta demircilikle şamanlığın ne ilgisi olduğunu anlamakta zorlandım. Sonra öğrendim ki Buryat geleneğinde demircilik sıradan bir zanaat değil.

Demirci şaman Yuri, geleneksel giysileriyle atölyesinde demiri işlerken
Demirci şaman Yuri, demiri işlerken

Demircilik, yani darkhanlık, şamanlık gibi kutsal ve çoğu zaman kalıtsal bir gelenek olarak görülüyor. Buryatçada demirci için darkhan/darhan sözcüğü kullanılıyor. Demircinin yeteneğini atalarından aldığına ve demirci ruhları tarafından korunduğuna inanılıyor. Ateş ve demiri dönüştürme gücü de bu kutsallığın merkezinde.

Aslında ikisi arasındaki bağ çok etkileyici: Demirci ateşle madeni dönüştürüyor, şaman ise ritüeller aracılığıyla insanlar ile ruhlar dünyası arasında bağ kuruyor. Üstelik şamanların giysilerinde ve ritüellerinde kullandıkları pek çok metal parçayı da geleneksel olarak demirciler yapıyor. Ateş, demir, atalar ve ruhlar dünyası böylece birbirine bağlanıyor.

Şamanların ait oldukları geleneğe ve soya göre ritüelleri de farklılaşabiliyor. Geleneksel giysileri ise oldukça renkli ve sembollerle dolu. Üzerlerinde aynalar, metal parçalar, hayvan dişleri, tüyler, pençeler ya da post parçaları bulunabiliyor. Boyunlarına ve giysilerine taktıkları aynaların ise olumsuz enerjiyi geldiği yere geri gönderdiğine inanılıyor.

Geleneksel giysileri, metal süslemeleri ve davuluyla bir Buryat şamanı, 1904
Geleneksel giysileriyle bir Buryat şamanı, 1904. Kaynak: Rusya Millî Kütüphanesi.

Buryatya’da karşıma çıkan inanç dünyası yalnızca bunlardan ibaret değildi. Bu coğrafyada Budizm de en az eski şamanik gelenekler kadar görünürdü.

Budizm, Siddhartha Gautama’nın, yani Buda’nın öğretileriyle Hindistan’da ortaya çıkan bir inanç ve düşünce sistemi. Buryatya’da yaygın olan biçimi Tibet Budizmi geleneğine dayanıyor. Ama benim orada gördüğüm kadarıyla Budist geleneklerle daha eski animistik ve şamanik uygulamalar arasına kesin bir çizgi çekmek her zaman mümkün değildi. Bu farklı inanç gelenekleri bazen yan yana varlıklarını sürdürüyor, bazen de iç içe geçiyordu. Hatta iki geleneği bir araya getiren kişiler için lama-böö, yani “lama-şaman” ifadesinin kullanıldığını da öğrendim.

Buryatların bu inanç dünyasından ilerleyen bölümlerde daha çok söz edeceğim. Çünkü yol boyunca gördüğüm hemen her yerin, dağın, nehrin ve karşılaştığım insanların hikâyesinde bu dünyadan bir parça vardı.

Ama önce her şeyin benim için başladığı yere, Ulan-Ude’ye dönelim.