
Ben lisedeyken tarih derslerinde tahtaya kocaman bir Orta Asya haritası asılırdı. Türklerin Orta Asya’dan çıkıp Anadolu’ya uzanan yolculuğu da bu harita üzerinden anlatılırdı.
Ben bu hikâyeyi dinlerken önümdeki dünya atlasını açar, Moğolistan’ın başkenti Ulan Batur’u bulurdum. Sonra bu uzak şehrin adının nereden geldiğini merak ederdim.
Yıllar sonra yolum Ulan Batur’a düşünce, çocukluğumdan beri merak ettiğim bu ismin anlamını öğrendim. Moğolcada ulaan “kızıl”, baatar ise “kahraman” demek. Yani şehrin adı “Kızıl Kahraman” anlamına geliyor.
Ulan Batur’un geçmişi çok daha eskilere uzansa da şehir bugünkü adını 1924 yılında, Moğolistan Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından almış. “Kızıl Kahraman” anlamına gelen bu ad, ülkenin o dönemde yaşadığı siyasal dönüşümün izlerini taşıyor.
Ben de eski inançların ve şamanik geleneklerin izini sürerken burada düzenlenecek Tenger Dünya Şaman Festivali’nden haberdar oldum. Çocukken dünya atlasının sayfalarında dönüp dönüp baktığım bu şehre gitmek için bundan daha güzel bir fırsat olamazdı. Böylece yıllar önce yalnızca adını merak ettiğim Ulan Batur’a, bu kez dünyanın farklı yerlerinden gelen şamanların buluşmasına tanıklık etmek üzere yola çıktım.

İstanbul’dan Ulan Batur’a Türk Hava Yollarının doğrudan uçuşları var. Ben de bu uçuşlardan biriyle yaklaşık sekiz saatlik bir yolculuğun ardından Cengiz Han Uluslararası Havalimanı’na indim.
Gelmeden önce Ulan Batur trafiğinin çok yoğun olduğunu pek çok yerde okumuştum ama bunu pek önemsememiştim. İstanbul trafiğine alışkın olduğum için nüfusu iki milyondan az olan bir şehirde zorlanacağımı düşünmüyordum.
Ancak havalimanından şehir merkezine doğru giderken yanıldığımı anladım. Şehre yaklaştıkça yavaşlayan trafik, merkeze girdiğimizde neredeyse tamamen durdu. Yaklaşık 50 kilometrelik yolculuğumuz iki saati aştı.
Şehirle ilgili ayrıntıları sonraya bırakıp önce beni Moğolistan’a getiren asıl buluşmayı anlatmak istiyorum.
Tenger Dünya Şaman Festivali
12–15 Haziran 2026 tarihlerinde düzenlenen Tenger Dünya Şaman Festivali, dünyanın farklı bölgelerinden gelen şamanları bir araya getirerek şamanik gelenekleri, ritüelleri ve kültürel mirası tanıtmayı amaçlıyordu. Festivalin bu yılki teması ise otizmli bireylerin ve ailelerinin daha iyi anlaşılması, desteklenmesi ve toplum tarafından kabul edilmesiydi.
Festival programında geçit törenleri, dualar, doğaya adanan ritüeller ve ateş törenleri yer alıyordu. Ayrıntılı programa ve festivalle ilgili bilgilere Tenger Dünya Şaman Festivali’nin resmî internet sitesinden ulaşabilirsiniz.
Festivalin düzenlendiği Cengiz Küree (Chinggis Khuree) Turizm Kampı, Ulan Batur’un merkezinden yaklaşık 30 kilometre uzaktaydı. Festival alanına toplu taşıma bulunmadığı için ben de taksiyle gittim. Şehir geride kaldıkça kalabalık binaların yerini yeşil düzlükler ve çevredeki dağlar almaya başladı.
Festival Alanı

Festival alanı, Moğolların ger adını verdiği ve dünyanın birçok yerinde yurt olarak bilinen yuvarlak çadırlarla kaplıydı.

Göçebe yaşamın en önemli parçalarından biri olan ger, bugün Moğolistan’da hem bir yaşam alanı hem de kültürel kimliğin güçlü bir simgesi olmayı sürdürüyor. Dışarıdan oldukça sade görünse de içinde yataklar, çeşitli mobilyalar ve ortada bir soba bulunuyor. Bazılarında aile için değer taşıyan nesnelerin ve dinî sembollerin yer aldığı küçük bir kutsal köşe de var. Aileler yemeklerini burada hazırlıyor, günlük işlerini burada yapıyor ve geceleri yine burada uyuyor. Kısacası ger, bir çadırdan çok, taşınabilir bir ev gibi.
Festival katılımcılarının ve konukların çoğu da alandaki bu gerlerde kalıyordu. Bu kez bir gerde konaklama fırsatım olmadı; ancak bir sonraki gelişimde bunu mutlaka deneyimlemek istiyorum.

Atlar
Festival alanında dikkatimi çeken görüntülerden biri de atlı katılımcılardı. Göçebe hayvancılık geleneğinin güçlü olduğu Moğolistan’da atların kültürel ve gündelik yaşamda önemli bir yeri var. Çocuklar küçük yaşlarda ata binmeyi öğreniyor; atlar ise bozkırda sürüler hâlinde serbestçe otlatılıyor. Festivaldeki atlı katılımcılar da atların Moğol kültüründeki yerini daha ilk anda hissettiriyordu.

Tenger, Animizm ve Şamanın Rolü
Festivalin adındaki Tenger sözcüğü Moğolcada “gök” ya da “gökyüzü” anlamına geliyor. Festivalin gökyüzüne gönderme yapan adı, insan, doğa ve ruhlar dünyası arasında kurulan bağı da hatırlatıyordu.
Animizmden Buryatya yazımda da söz etmiştim. Animizm bir din değil, daha çok bir yaşam felsefesi ya da dünyayı anlamlandırma biçimi. Bu felsefenin temelinde yalnızca insanların, hayvanların ve bitkilerin değil; doğadaki her şeyin, dağların, nehirlerin, vadilerin ve hatta taşların da bir ruha ya da tinsel öze sahip olabileceği düşüncesi var. Bu düşünce insanın canlı ya da cansız tüm varlıklarla dengeli ve saygılı bir ilişki içinde yaşamasını önemli hâle getiriyor.
Atalarla kurulan bağ da bu inanışta önemli bir yere sahip. Animizmde ataların ruhlarının ölümün ardından varlığını sürdürdüğüne; ailelerini ve içinde yaşadıkları toplulukları koruyabildiğine ya da onların yaşamlarını etkileyebildiğine inanılıyor. Bu nedenle ataların ruhlarını onurlandıran çeşitli ritüeller gerçekleştiriliyor.
Şaman ise davul, dans, dua ve farklı ritüeller aracılığıyla insanlar ile ruhlar dünyası arasında iletişim kurduğuna inanılan kişi.

Şaman Giysileri
Festival alanında karşıma çıkan rengârenk şaman giysileri, bana gündelik yaşamın dışına çıkıp mitolojik bir öykünün içine adım atmışım gibi hissettirdi.
Alana daha yaklaşırken ritmik zil sesleri duymaya başlamıştım. İçeri girdiğimde bu seslerin, şamanların eteklerine ve kollarına takılmış metal parçalar ile küçük zillerden geldiğini fark ettim. Onlar yürüdükçe ve dans ettikçe birbirine çarpan parçalar, çevrede canlı ve etkileyici bir ahenk oluşturuyordu.
Bu seslerin kimi geleneklerde ruhları çağırdığına, şamanı koruduğuna ve trans sırasında ona eşlik ettiğine inanılıyor. Aralarında gerçekten bir ilişki var mı bilmiyorum ama şamanları izlerken aklıma “etekleri zil çalmak” deyimi geldi.

Şaman giysileri, ait oldukları geleneğe göre değişiyordu. Yine de pek çoğunda tüyler, postlar, boynuz biçimli parçalar ve hayvan tasvirleri dikkat çekiyordu. Kartal, kurt ve ayı gibi hayvanlara güç, dayanıklılık ve koruyuculuk gibi çeşitli anlamlar yüklenebiliyor. Giysilerdeki hayvan tasvirleri de şamana yol gösterdiğine veya yardım ettiğine inanılan ruhsal varlıklarla kurulan bağı simgeliyor.


Şaman giysilerindeki postlar, tüyler, renkli şeritler ve metal aynalar
Pek çok şamanın boynunda veya giysisinin üzerinde taşıdığı yuvarlak metal aynalar da dikkatimi çekti. Bunlar yalnızca birer süs değildi. Toli adı verilen bu aynaların zararlı ruhlara ve olumsuz etkilere karşı koruma sağladığına, aynı zamanda şamanın ruhsal gücünü taşıdığına inanılıyor.
Hayvan tasvirlerinden aynalara, çıkardığı seslerden hareket ediş biçimine kadar her giysi başlı başına bir hikâye anlatıyordu.
Şaman Davulu
Törenler başlayınca giysilerden yükselen zil seslerine ritmik davul vuruşları da karıştı. Davul, birçok şamanik gelenekte yalnızca bir müzik aleti değil; şamanın ruhlarla iletişim kurmasına eşlik eden temel araçlardan biridir.

Tekrarlayan ritmin, şamanın dikkatini gündelik yaşamdan uzaklaştırarak trans hâline geçmesine yardımcı olduğuna inanılıyor. Davul kimi geleneklerde şamanı farklı dünyalar arasında taşıyan bir ata benzetiliyor; kimilerinde ise yardımcı ruhları çağırmanın ve törenin sınırlarını belirlemenin bir yolu olarak görülüyor.
Alanda farklı ritimlerle çalınan davulların sesleri zaman zaman birbirine karışıyordu. Ziller, dualar ve giderek güçlenen davul vuruşları bir araya geldiğinde töreni yalnızca izlemiyor, sesini ve titreşimini de hissediyordunuz.
Ateş Töreni
Festivalin en unutulmaz anlarından biri gece gerçekleştirilen ateş töreniydi. Büyük ateşin çevresinde toplanan şamanlar, davul çalarak ve dualar okuyarak törene katıldı. Karanlığın içinde yükselen alevler, davul sesleri ve kıvılcımlarla birlikte oldukça etkileyici bir görüntü oluşturuyordu.
Ateş, pek çok şamanik gelenekte yalnızca bir ısı ve ışık kaynağı olarak değil; dönüşümün, arınmanın ve yeniden doğuşun simgesi olarak görülüyor.

Oturumlar
Festivalde açık alandaki törenlerin yanı sıra, farklı ülkelerden gelen katılımcıların deneyimlerini ve görüşlerini paylaştığı oturumlar da vardı. Böylece etkinlik, yalnızca ritüellerin izlendiği renkli bir buluşma olmanın ötesine geçerek farklı coğrafyalardan gelen insanların geleneklerini tanıttığı bir paylaşım alanına dönüşüyordu.
Moğolistan’ın yanı sıra Kore, Çin, Buryatya, Rusya, İsveç, Norveç, İsviçre, Almanya, Türkiye ve Peru gibi dünyanın farklı bölgelerinden şamanlar festivale katılmıştı. İsveç ve Norveç’ten gelen bazı katılımcılar kendilerini Sami geleneğiyle ilişkilendiriyordu. Ben de bu vesileyle İskandinavya’nın kuzeyinde yaşayan Samilerin, bölgenin yerli halklarından biri olduğunu öğrendim. Ren geyiği yetiştiriciliği bütün Samilerin geçim kaynağı olmasa da bazı Sami topluluklarının kültüründe önemli bir yere sahipmiş.
Almanya ve İsviçre’den gelen bazı katılımcılar ise kendilerini bu ülkelerdeki hâkim Germen kimliğinden ayrı görüyor, uygulamalarını Avrupa’nın daha eski, Hristiyanlık öncesi yerel gelenekleriyle ilişkilendiriyordu. Bu anlatılar, farklı toplulukların şamanizmi yalnızca geçmişten kalan bir inanç olarak değil, bugün yeniden anlamlandırılan canlı bir gelenek olarak gördüklerini düşündürdü bana.
Festivalin başında sözünü ettiğim otizm teması, kapalı oturumlarda daha ayrıntılı biçimde ele alındı. Otizmli ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların toplumsal kabulünün yanı sıra, ritim ve dans gibi uygulamaların bu çocukların katılımını ve kendilerini ifade etmelerini nasıl destekleyebileceği tartışıldı.

Festival sona erip şehir merkezine döndüğümde, hâlâ mitolojik bir öykünün içinde gibi hissediyordum. Sonraki günlerde Ulan Batur’u daha yakından tanımaya başladım. Ger mahalleleri, Budist manastırları, müzeleri ve Cengiz Han’ın her yerde hissedilen mirasıyla başkent, yolculuğumun ikinci bölümünü oluşturacaktı.
